Milli Ultrasonik Titreşimleri Sevici Ustalar ve Zanaatkarlar Derneği

"Saygıdeğer adem-oğulları, havva-kızları ve asil dernek üyeleri; bu gün Milli Ultrasonik Titreşimleri Sevici Ustalar ve Zanaatkarlar Derneği ana bileşim şurasında sizleri aramızda görmekten çok memnunuz. Bu gün sizlere derneğimizin amaç ve işleyişini ve son teknik ilerlemelerimizi sunacak ve sonra sorularınıza cevap vermeye çalışacağım. Derneğimizin ana gayesi doğada insan kulağının sınırlı frekans ve şiddet algısının ötesinde bulunan sinyalleri kaydedip onları algılayabileceğimiz formlara sokmak ve onları müzikal formlarda dinleyerek zevk almak, tahrik olmaktır."

Açılış konuşması böyle başladı. Adı sanı olmayan bir sokakta, tabelasız, göstergesiz bir otelin giriş katındaki bir odada yüz kişi kadarız. Bütün gün ayak seslerimi, arabaların geçişlerini ve rüzgarı dinleyerek havayı kararttıktan sonra kendimi burada buldum. Girişte birisiyle göz göze gelince adam birdenbire tam aksi yöne doğru bakıp incecik bir soprano sesle "ah evet evet.", diyerek hoplaya zıplaya yön değiştirivermişti. "Birbirleriyle yüz yüze gelmekten dahi bu kadar çekinen bir kalabalığı bu kadar yakınlaştıran etkinlik ne olabilir?" diye merak etmiş, konuşma salonuna girmiştim.

"Katılarda!" diye avazı çıktığı kadar bağırarak devam etti konuşmacı. Salondaki insanlar birden sus pus olup şaşkınlıkla birbirilerine bakınca, sakinleşip yavaş bir tempoyla devam etmesi gerektiğine karar verdi: "Denge halindeki bir katının içinde omega frekansına sahip bir ses dalgasına rastlama olasılığınız e üzeri eksi omega bölü sıcaklık ile doğru orantılıdır. Bu şu demek: eğer bu elimde tutmuş olduğum bozuk parayı kulağıma dayayıp dinleyebilseydim parazitten başka bir şey duymazdım. çünkü bu oda... çok... çok..." odayı beğenmemiş gibi etrafına bakıyor, ağzını burnunu kırıştırıyordu. "... sıcak bu oda"

Canhıraş bir müzik eğitimden geçmiş, fakat alabildiğine yeteneksiz bir müzisyenin ölüm döşeğinde kaleme aldığı son berbat beste işte böyle olurdu herhalde. Konuşmacı her cümleye aynı şekilde yükselerek başlıyor, alçalarak bitiriyor, cümlelerin olmadık yerlerinde olmadık duraklamalar yapıyor, ilgiden yoksun zihinlerin dikkatini çekebilmek için de aniden bağırıyordu.

Anlatılan şeyler sanki konuşmayı ben hazırlamışım gibi, hatta sanki konuşan benmişim gibi tanıdık geliyordu kulağıma. Adam konuştukça salon halkıyla birlikte tuhaf bir uyku haline geçtik. Duygularım, anılarım ve kişiliğim eriyip gitti. Ne elime attığım çimdiğin farkına varabiliyorum, ne de ailem ve arkadaşlarımın. Şimdiye kadar on defa özlemiş olmam gereken sevgilimin bende bıraktığı tek iz beynimdeki paslı bir hidrokarbon molekülü, ve işte burada oturmuş anayasa mahkemesi başkanının bahçe duvarı kadar hisli, bu garip adamın hiç bir işime yaramayacak garip konuşmasını dinliyorum.

"Denge!!". Konuşmacı tekrar gırtlağını yırtar gibi bağırdı tekrar. İnsanlar uykularından hoplayarak uyandılar, koltuk kenarlarına tutundular. Bir iki yerden gelen nida ve iç geçirmeler eşliğinde konuşmacı sessiz ve yavaş tonuyla devam etti:

"Denge dışı katılarda, yani camlarda ise bambaşka bir durumla karşı karşıyayız.".

O konuşurken hayalimden güzeller güzeli tenlere dokundum. Kütlesiz ellerim ispirto olup buharlaştı. Gözümün önünden sıra sıra patlıcan ezmeleri, yogurtlu yaprak sarmaları ve anason pınarları dökülmeye başladı. Sonra hepsi, enerji ve entropinin baş rolleri oynadığı dans komedisinde dayak yemek üzere rol alan figüranlar gibi sağa sola boy gösterip birer birer devrildiler. Pat. Pat. Pat.

"Denge dışı bir katı yavaş yavaş dengeye doğru ilerler. Bu ilerleyişin doğası, normal bir katıda atomların sağa sola titreşmesinden, yani habire rahat ettiği konuma geri dönmeye çabalamasından, yani "ses" ten farklı değildir özünde. Tek farkı çok, ama çok yavaş olmasıdır.

"İnsan kulağı saniyede yirmi defa salınan bir atomu ses olarak algılar. Halbuki denge dışındaki bir katıda atomların kayda değer bir öteleme yapması milyonlarca yıl sürer. Bu düşük frekansları nasıl duyabiliriz?"

İlk kez adamın gözlerinde bir pırıltı farkettim. Belli belirsiz gülümseyip dudağını ısırdı, ve bir süre kalabalığı seyretti. Konuşmuyordu. Sessizliğin ne kadar güzel olduğunu düşündüm.

"Denge dışı bir katı henüz rahata ermemiştir. Frekans muhteviyatının çok düşük enerjili kısmına baktığımızda gaussiyen bir parazit değil, o parazite doğru yakınsamaya çalışan bambaşka bir şarkı duyacağımızı düşünüyorum. Milyonlarca yıl sürecek, derin ve sessiz, çok sessiz bir şarkı"

Tekrar sessizlik oldu. Bu sırada konuşmacının bahsettiği şarkıyı kafamda inşa etmeye çalıştım. Adamın denge dışı katı dediği şey işte şuradaki pencerenin camından başka birşey değil. Camın milyonlarca yıl boyunca yavaş yavaş akacağını düşündüm. Mikroskopik ölçekte kim bilir ne hareketler gerçekleşiyor, ne mekanizmalar dönüyor içerisinde? Önce martı çığlıkları yerleştirdim parçaya. Derin, bas martı çığlıkları. Her biri uzun uzun inliyor ve yankılanıyordu. Katı dengeye ulaştıkça martı seslerinin yavaş yavaş tizleşip zeminde beliren bir deniz veya rüzgar sesiyle karşılaşacağımı düşündüm. çığlıklar birbirine eklendi, araları kapandı, yeni frekanslar devreye girdi ve nihayetçok düşük sesli, fısıltı gibi bir parazite dönüştü. Ama bu sistem belki de dengeye hiç bir zaman ulaşamayacaktı; belki de bas martı sesleri sarhoş cırcır böceklerinin seslerine, sarhoş cırcır böceklerinin sesi de gerisin geriye martı seslerine dönüşecekti, ve bu böyle devam edecekti.

Konuşmacı birden bire "Ama ortamda parazit var!" diyerek sessizliği bozdu. "Şarkıyı duymamıza engel olacak kadar çok parazit var!".

Adamın bağırmasıyla birlikte tesadüf eseri ezan okunmaya başlayınca sustu biraz. Sonra başka ezanlar başladı. Şaşkınlığım üzerine üst üste yedi farklı ezan duydum. Birbirlerinin içine geçip füg oldular; sonra hepsi eriyip gitti. Başım döndü, ağzıma bir nane attım.

"Diyorum ki bu derin sesleri duymamıza mani olan yüksek frekanslı sesler de var ortamda. Atomlar sıcaklık yüzünden doğal akışlarının yanı sıra çılgınlar gibi sağa sola da oynuyor. Bu koca paraziti duyuyoruz sürekli! Ama katıyı sıfır kelvinin ta dibine kadar soğutup sıcaklığın yol açtığı titreşimleri yok edebilirsek ve milyonlarca yıl boyunca topladığımız sinyalleri hızlandırıp çalabilirsek..."

Söyleyecek söz bulamıyordu. Dili tutulmuştu.

"Mükemmel olur o zaman!! Mükemmel!"

Konuşmacı giderek heyecanlanıyor, hızlanıyordu. O yüksek sesle konuştukça kalabalığın içinde de kıpırtılar ve fısıltılar yükseldi.

"Ne duyarız? Acaba ne duyarız o zaman dersiniz ha? Hmm?"

Bu sefer kalabalıktan birileri bağırmaya başladı:

"Önce belli temel frekanslar olacak, sonra giderek parazite dönüşecekler".
"Benim teorim ses duyulmayacağını söylüyor. Merkator akıntıları ses çıkarmaz"
"Sistemi soğuttuğumuzda tiz frekansların yokluğunun bas frekansların da dağılımını değiştirmeyeceği ne malum?"

Fısıltılar arttıkça konuşmacı daha yüksek sesle konuşuyor, o sesini yükselttikçe kalabalık daha da yükseltiyordu.

Şiddet arttıkça mana azaldı, ve artık dinleyicilerin bağırış çağırışlarıyla konuşmacının anlatmaya çalıştığı şeyi ayırt edemez oldum. Salon hızla "dengeye", evrendeki herşeyin yakınsadığı kaçınılmaz sona varıyordu.

"Bir katı sıvı lavobosu imal edilebilir, evet. Burnumuzu soktuğumuz her gökadayı sümüklerimizle kristalleştirebiliriz. Titreşimleri sayması kolay. Bir ki üç."

"Neden bilmiyorum ama ne zaman bir çift meme görsem beynimdeki limbik sünger dişlerimi uyuşturacak kadar anestetik üretiyor. Ben ya uyuyor ya da kağıda kıçımdan uydurduğum denklemler yazıyorum. Evet, tabii; bir matematik laboratuvarı çok faydalı olabilir"

"Sebzelerin dinamiği makalemde bunu göstermiştim. Ketonlar metonlar hep var tabii o zamanlar."

Artık kalabalığın, konuşmacının, ve düşüncelerimin seslerini birbirinden seçemiyorum. Farklı düşüp konuşuyor, bas ve tizlerle, hızlı ve yavaşlarla yüksek sıcaklığın evrensel parazitli şarkısını söylüyoruz. Tereyağı filarmoni deresinde yüzenler ve yaylı kambur merasimleri recep ve şaban arasındaki farkı göremiyor olabilir. Ama neden katakola teverasında peyderpey şaka dermeyatma terennüm düşkülebi? Ne fesa taha 007Ax lu p?
Dervis Can Vural